Tutarsızlığın zararları genel olarak birçok olumsuz özelliklere göre daha az olmasına rağmen, aynı zamanda bir insanın kişiliğini değerlendirmek için önemli bir ölçü oluşturmaktadır. Bir insan ne kadar tutarsızsa, kişiliğini o derecede zayıf olarak değerlendiririz. Bir şeyi söyleyip tam tersini yapmak, başkalarında eleştirilen şeyi veya ona müşabih bir şey yapmak gibi özellikler bizi o insandan uzak tutar. Bu tür insanlar toplumdaki yerimizi ve itibarımızı umulmadık hareketlerle ve sözlerle tehlikeye atabildikleri için bu insanlara mesafe kurarız. Fakat siyasi anlamda neredeyse tüm toplum olarak son derece tutarsız olduğumuzun farkında mıyız?
Atatürk Paradoks’u
Yaklaşık üç yıl önce siyaset bilimlerine Atatürk Paradoks’u bularak bu tutarsızlığın bir kısmını araştırmış oldum. Bir toplum içerisinde birbirlerine zıt topluluklar varsa, bunlar kendi kişiliğinin bir kısmını diğer topluluk gibi olmamak üzerinden kurarlar. Yani bir sağcı akım varsa, kendi öz düşüncelerin yanı sırasında da kişiliği solcu olmamak içermektedir. Aynısı da solcular için geçerli olduğu için bu iki akımın arasında bir itibar rekabeti gelişir. Kendi düşünsel yapısını hayatta tutabilmek için de her iki akım da muhalife karşı bir düzgüsel üstünlük sağlama çabasındadır. Bu rekabette iki tarafta kendilerini geliştirmeye çalışırlar. Eğer bir taraf diğerine göre çok apaçık bir üstünlük sağlamaya başlarsa, rekabet baskısı azalır, çünkü bir topluluk muhalif topluluğuna göre toplumun içerisinde yeterince yüksek bir itibara kavuşmuş oluyor. Rekabet baskısı azaldıkça da bu topluluğun hem gelişme hızı geriler, hem de kendi düzgüsel çekirdeğine karşı bağlılığı azalır. Sonuçta bu fikir rekabette belli bir toplumsal itibar sağlanmış ve arayı daha da açmak için hevesi gittikçe ortadan kalkar. Bu sefer temel ilkelerinden uzaklaşan topluluğa kendi çekirdek ilkelerine daha şiddetli tutunarak hızla yaklaşan işte o karşı topluluk yaklaşıyor ve sonunda geçiyor. Muhalif topluluk her ne kadar itibar olarak geride kalırsa, kendi kişiliğine ve fikirlerine karşı aynı derecede tutucu olur. Atatürk Paradoks’u işte bunu anlatıyor: iki topluluğun arasındaki toplumsal itibar farkı arttıkça, güçlü olan topluluğun temel ilkelerinden uzaklaşması ve gerilemesi ve aynı zamanda daha güçsüz olan topluluğun temel ilkelerine daha da tutunup, gelişmeye çabalaması. Tabii ki burada örnek olarak sağcı ve solcu akımları aldık, fakat bunu herhangi bir rekabetçi bağlamda gözetleyebiliriz: sporda, iş yerinde ve elbette siyasi partilerde. Atatürk Paradoks’un ismi zaten Cumhuriyet Halk Partisi’nin tutarsızlığından ve ona karşı kendi çıkarlarını gittikçe şiddetli savunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden kaynaklanıyor.

Liberalizmin Rolü
Laiklik düşüncesi ve Anadolu kültürü Cumhuriyet tarihinde her zaman sarsılmaz şekilde ülkemizin siyasi yapının temelini oluşturmaktaydı. Fakat son yıllarda bu ilkeler altında birçok gerilemeler yaşandı. Bunun en net göstergesi ise kapitalizmin günlük hayatımızda gittikçe önem taşıması ve bundan doğan ve toplumun korkunç hızla yüzeyselleşmesi. Basında Türk kültürün temellerine aykırı içeriklerin meşrulaştırılması bunun çok açık bir parçası. Aile ve dostluk anlayışı olumsuz şekilde etkileyen düzenler sunuluyor ve toplum buna verilen çağdaşlık etiketini kabul ederek kültürümüzü çürütmektedir. Aynı şekilde ülkemizde yaygınlaşan farklı bir akım var. Toplumumuzda bedensel değişim ameliyatlar aşırı önem taşımakla birlikte, fikir üretme gücümüzü ülkemizin gelişmesinin yerine yüzeysel hedefeler için harcıyoruz. Buna ek olarak da iktisadi açıdan aynı şey oluyor. Üretime ve yenilik geliştirmeye hedeflenen iş adamları azaldıkça hızlı kâr arayanların sayısı artıyor. Bu, toplumu olumsuz etkilemektedir. Alım gücü artık icat baskısı değil tüketim baskısı uyguluyor ve iktisadi gücümüz oraya yöneliyor.
Tüm bunların sınırsız kapitalizmin Türk toplumunda kök salmasıyla beraber de laik kesimlerin bu tür gelişmeleri düzgüsel olarak olumlu değerlendirmelerinden kaynaklanıyor. Bir zamanlar din ve devlet işlerini birbirinden bağımsız tutma fikri, dünya topluluğuna katılıp maddi ve manevi bir güç ve barışçıl bir denge kurma hedefleri artık yüzeysel yaşam tarzlarına dönüştü. İyiyi ve kötüyü ayıramaz olduk. Yani toplumumuzu geliştirmek için uyguladığımız bir siyasi düşünce sınırsız hazcılığa getirildi. Bunun açıklaması ise bu yaklaşımın sadece bir teknik görevi olmadığıdır. Teknik boyutunu aşan düzgüsel boyutlar da katıldı ve bunlar gitgide serbestleşmeye yönelikti. Arada töresel yapımız darbe almaya başladı. Bazı siyasi hedeflere ulaşmaktan ziyade laiklik düşüncesine hazcılık eklenmeye başladı ve bu değerler etrafında yeni bir düzgüsel çerçeve oluşturuldu. Bunun içerisinde kısıtlayıcı veya töresel düşünce yapılar yer almamaktadır ve bu yeni oluşturulmuş kişilikle bu tarz düşünceleri savunanlar sınırsızlaşmayı başka toplulukları ötekileştirmeye başlamışlardı. Sebebi de Atatürk Paradoks’unda anlatılmıştır. Laikliğin ve liberalliğin iktisadi ve toplumsal başarısı bu tür düşünceleri savunanların toplumdaki itibarını öyle bir derecede sağlamıştı ki, kendilerini aynı hızla gelişmeyi artık cazip kılmıyordu ve bu kesimin gerilemesine sebep oldu. Aynı zamanda mevcut düşünceler çekirdeğinden ayrılmış ve aşırı şekilde uygulayıp başka toplulukları ötekileştirmeye kullanılmıştır.
İslamcılığın Rolü
Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri dinci akımlar her ne kadar Türk siyasetinde yer almaya çalışmışsalar da hep bastırılmışlardır. Sadece kısıtlı bir kitleyi temsil etmekle beraber, bu akımların siyasi yaklaşımları ve hedefleri çok kısıtlıdır ve sürdürebilirliği Türk toplumun amaçladığı siyasi rolünün bağlamında yetersiz olarak kabul etmek gerekir. Birincisi dinin uluslararası siyasi ölçülerde yaygın olan çalışmalarla çelişmektedir. Mesela savaşmak, vergi toplamak, faiz işlemleri veyahut cezalandırma ölçüleri birçok dini çerçevelerle bir araya getirmek mümkün değil. İkincisi ise eğitim ve bilim gelişimde dine yönelik siyasi yapılar kısıtlayıcı olmaya eğilimlilerdir. Devamlı araştırılması gereken birçok soruların cevaplarını vermiş olmayı varsayan dini çerçeveler bu soruların tekrardan ele alınmasını ihlal olarak değerlendiriyorlar. Bu mesela birçok doğa olayı için geçerli, fakat bu aynı zamanda da felsefi soruları da kapsıyor. Eğer kendimizi bu tür düşüncelerin üzerinden devamlı geliştirmezsek bilimin gelişmesi birincisi imkansız ve ikincisi ise bizi toplum olarak kötüye sürükleyebilir. Belli düşünce yollarını kapatmak toplumun gerilemesini sağlamaktır. Sonra aynı şekilde bilinçli bazı konular üzerinden araştırma yasağı koymak da bu gerilemeyi sağlıyor. Dini siyasi yapılar ilk olarak kendi düzgüsel yapıyı korumakla meşguller. Bu yaparken de sadece maddi kaynaklar verimsiz kullanmakla kalmıyor, üstelik toplumun bilimsel ve iktisadi gücü sadece bir yöne odaklanıyor ve bu da toplumsal gelişmeyi olumsuz etkiliyor.
Kişisel açıdan ise dini düzenler çok sabit ve güvenli yapılar olarak değerlendirmek gerek. Hem toplumsal hayattaki yerimizi belirliyorlar ve bu düzende doğru olarak belirlenen davranışlarımız için yol gösteriyorlar. Ayrıca daha anlaşılır şekilde büyük bir kitleye bir hayat amacı belirleyerek günlük hayatta önemli ölçüde manevi değer katmaktadır. Bunu önemseyerek dini ve Müslüman ülkelerinde İslamcı kesimler kendileri tecrübe ettikleri dinin bu yararlı etkilerini öne sürerek bunları siyasette uygulamayı çalışmışlardır. Fakat üstte belirlediğimiz kısıtlayıcı ve frenleyici boyutlar dini siyasi yapıları her zaman geriye attığı için ve aynı zamanda daha dünyevi düzenler daha verimli oldukları için, dini siyasete getirmek isteyen kesimler cumhuriyet tarihimizde başarısız olmuşlardır. Şimdi bu kesimler diğer siyasi topluluklara karşı geride kaldıkları için toplumun içerisinde bir itibar farkı hissetmektedirler. Atatürk Paradoks’u ele alarak bu itibar farkı geride kalan toplulukta bir gelişme isteği ve belli hırsı tetikler. Yani diğer topluluklardan hem ötekileştirildiği için, hem de kendi manevi inançlarını dünyevi bağlamda ilerletmek gittikçe zorlaştığı için, bu topluluk bu farkı kapatmak için yollar aramaktadır. Türkiye’de bunu çok açık bir şekilde dini siyaseti savunun kesimin güçlenmesinde gözetleyebiliyoruz. Liberal, yani serbest siyasi düşünce yapısı, yaygınlaşmasıyla İslamcı akımların buna karşı daha yoğunlaşmasıyla karşı karşıyız. Bu tabi ki daha fazla ötekileştirilmemek için verilen doğal bir tepki, ama Atatürk Paradoks’un çerçevesinde de toplumda önemsizleşmemek için ortaya çıkan bir davranış. Ve bu itibar açıklığı gitgide kapandı son senelerde. Serbest düşünen kesimler kendilerini geliştirmeyi bıraktıkları gibi, İslamcı kesimler yapısal açıdan gelişip toplumdaki itibar farkını kapatmak üzereler. Bu elbette ilerde tekrardan liberal kesimlerin gelişimini tetikleyecektir, ama bu noktaya gelebilmek için önce dini kesimler çok daha güçlü olmaları gerekiyor.
Evet, bu bir kısır döngü olarak görülebilir ve bunu mümkün kılan tek şey ise Türk toplumun kendini bu iki dünyaların arasında görmesinden kaynaklanan bir durum. Ben her ne kadar tarafsız olsam da, ve bu çalışmayla bunu vurgulamaya çalışmışsam da, ülkemizdeki gözetlediğimiz ayrım bizi bu çalışmayı da her türlü kendi düşüncemize bir saldırı olarak algılamamızı sağlamaktadır. Halbuki burada araştırılan konu toplumumuzun sadece bu ikiye ayrılmış toplulukların rekabeti üzerinden gelişmesi. Amacımız bu ayrımı atlatmak ve birbirimizi bir Türk toplumu olarak görmek olması lazım. Buna da sadece kendi itibar düşüncemizi kenara koyarak ve Türkiye’mizin gelişmesine odaklanmakla başarabiliriz. Ne sınırsız hazcılıkla ne de kısıtlayıcı dincilikle hepimizin Türkiye’mize yakıştırdığımız duruma gelmesini sağlayabiliriz. Sadece ve sadece, koşulsuz ve şartsız kendi yeteneklerimizi geliştirerek ve bunu el ele, birbirimizden fikir alarak yapabiliriz.