“Ne olacak bu ülkenin hali”? Günlük hayatımızda oldukça çok duyduğumuz, sık sık samimi ortamlarda tartıştığımız ve her seferinde “bakalım hayırlısı artık” ile cevapladığımız bir cümle. Halk ruhunu incelediğimizde aslında bu durum birçok açıdan ilgimizi çekmesi gerekir. Birincisi bu cümlenin bu denli sıklıkla kullanılması Türk halkın genel anlamda ülkemizin toplumsal, siyasi ve iktisadi durumundan büyük bir rahatsızlık hissettiğinin bir göstergesidir – bu gayet açıktır. Fakat bu cümleyle başlayan tüm sohbetlerin aynı şekilde ilerlemesi çok daha şaşırtıcıdır. Genelde ana sohbetin bitmesine veya başlamaması için kullanılan cümle haline geldi. Halbuki “bu ülkenin hali ne olacak” çok önemli, ruh bilimsel açıdan da çok derin bir soru. Yalnız bu konuyu genelde nasıl ve nerede açtığımızı sorguladığımızda cümlenin önemini kendi kendimize küçümsediğimizi anlarız. Bunun ruh bilimsel açıklaması ise aslında bu önemli sorunun çözülmesini istemediğimizdir.
Ama bir insan sorunlarını neden çözmek istemez ki? Bu ilk bakışta mantıksız durumu ruhsal boyuta bakarak anlayabiliriz. İnsanın temel içgüdülerinden ön sıralarda gelen değişime karşı olması. Aslında bu içgüdümüz daha baskın hayatta kalma içgüdümüze bağlı, çünkü bizi en kolay ve uygun şartlarda hayatta tutmaya zorluyor ve bu duruma geldiğimizde değişimin bize getirebileceği faydayı tehlike olarak algılamamızı sağlıyor. Eğer bir durumda nispeten az çabayla, ve bu çabayı sadece bedensel ve maddesel açıdan değil bilişsel açıdan da değerlendirmek gerekir, hayatta kalabiliyorsak ve yanı sıra temel toplumsal ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyorsak, değişme dürtüsü oluşmayacaktır. Öyleyse insanların neden evrimleştiğini sorabiliriz ve bu dış etkenlere baktığımızda iki cevabı olan sorunun birinci cevabını da yine hayatta kalma içgüdümüzde bulabiliriz. Tarihte birçok değişimi hayatımızın tehlikede olduğu için başlattık. Bunu kısıtlı bir bakış açısıyla hemen can güvenliğimize bağlayabiliriz, yani bu doğruca hayatımızı kaybetme tehlikesine bağlı. Mesela Türk boyları zamanında Moğol ordularından kaçmak zorunda kalınca gitgide batıya göç ettiler. Yeni topraklara geldiklerinde ise oradaki hayat şartlarına ayak uydurarak kendilerini geliştirme zorunda kalmışlardı. Yeni fethettikleri topraklarda yaşayarak da medeniyetleri de bir değişime uğradı ve bu Türk halkın bir olmasına rağmen yöresel farklılıklar göstermesinin önemli sebeplerden biri. Bu doğruca tehlikeden doğan bir gelişme veya değişim biçimi. Fakat medeniyetlerde kalacak olursak ve daha yukarıdan toplumsal bir bakış açısından bakıyor olacaksak, hayatta kalma içgüdümüzün dolaylı yollardan da bizi değişime teşvik ettiğini görürüz. Tarihteki hayata geçmiş tüm siyasal düzenlerin temel ilkesi ya maddi refah ya da siyasi güçtü. Böylece bu düzenler arasındaki hayatta kalma mücadele birebir yaşama değil soyut bir şekilde bu temel ilkelere bağlıydı. Yani bir ülkenin hayatta kalabilmesi için diğer ülkelere karşı maddi zenginlik, siyasi veya askeri güç veya hepsini birden geliştirmesi gerekiyor. Toplumsal seviyede işte bu denge sağlanamadığı zaman gelişim zorla teşvik ediliyor. Mesela bir ülke komşu ülkelerine göre zayıf düşmeye başlarsa ve bu komşu ülkeler de baskı uygulamaya başlarlarsa, ülkenin değişmesi gerekiyor.
Eğer biz bugün değişmek yerine “bu ülkenin hali ne olacak” soruyorsak, bunun altında değişmemize yol açan yeterli dış etkenler olmadığını hatta sorumunuzun çözülmemesinde kişisel bir çıkar yattığını anlamamız lazım. Her ne kadar öznel bir yargıyla ülkenin durumunu kötü olarak tanımlasak da, ülkenin durumu ve bizim bu durumdaki konumumuz nesnel açıdan bizi hayatta kalma ve değişime karşı olan içgüdümüzü yenmek kadar kötü olamadığını kabul etmek zorundayız. Üstelik eylemsizlik yasasını göz önünde tutarak bu toplumumuzla ve ülkemizle hissettiğimiz asgari memnuniyetin aslında ruhsal bir önemi taşıdığını bile söyleyebiliriz. Eğer bu durumda hayatta kalma içgüdümüz bizi değime teşvik etmiyorsa ama ülkemizin durumunu genel olarak olumsuz olarak algılıyorsak, şu anda gösterdiğimiz çabaları sırf şimdiki durumu korumak için sarf ediyoruz demektir. Bu çıkmazda “ne olacak bu ülkenin hali” sorusu aslında bizi düzgüsel olarak doğru olan gelişim gayretindeymişiz gibi gösteren, fakat yorucu ve sonucun güvencesi olmayan gerçek değişim ve gelişimle ilgilenmemek için kullanılan bir mazeret. Daha önce bahsettiğimiz eylemsizlik yasası da bunu anlatıyor: ‘bir cismin üzerine etki eden toplam kuvvet sıfır ise cisim durur veya sabit hızla hareketine devam eder’. Aslında bu soruyla hiçbir şeyi çözmek istemiyoruz. Uzun, yorucu ve sıkıcı kişisel, ve bundan doğan toplumsal, gelişimle uğraşmak istemiyoruz. Türk milleti kendini uluslararası sahnede görür ve “ülkenin halini” sanki ayıp olmasın diye devamlı söz arasında yoklar. Aslında Türk milleti nesnel bakacak olursak gidişata razı. O kadar razı ki, kendini değişmemek, hele geliştirmemek için, dokuz saat ilham verici işte değil on iki saat bildiği işte çalışır.
Peki bu makalenin başlığına dönecek olursak hayatta kalma içgüdümüzün devreye girmeden nasıl kalkınabiliriz? Kuşkusuz kimse ülkemizin ve genel olarak Türk halkların kendilerini geliştirebilmesi için kötülüklerle karşı karşıya gelmesini istemez. Ayrıca yukarıda sadece gelişmemizi teşvik eden dış etkenlerden bahsettik, her ne olursa olsun kendi irademizle zihinsel eylemsizliğimizi atlatabiliriz. Zaten kendine bu asgari memnuniyeti layık görmeyen insan kendiliğinden gelişmeye meyillidir. Toplumsal kalkınma da burada başlar. Hayatın sadece devam etmesini kabullenerek değil de daha çok hayatla bir etkileşimde olarak kendini sürekli değiştirerek ve geliştirerek önce kendi dünyamızı sonra da ülkemizi kalkındırabiliriz. Bunun için ise kendimizi acındırmayı bırakmamız, zorluğu sevmeyi öğrenmemiz, korkularımızı yenmemiz, sabırlı ve çalışkan olmamız gerekecek. “Yeter bu kadar” dediğimizde sadece yolun yüzde yirmisini gittiğimizi anlamamız lazım. Kalkınma kolay bir şey değil, hele ki şimdiye kadar alışık olduğumuz rahatlık içinde. Ancak herkes yeteneklerini ulaşabileceği en son noktaya kadar geliştirirse Türkiye Cumhuriyeti görmek istediğimiz yerlere hareket etmeye başlar. Kimse gelip de başka bir düzen kurup Türkiye’mizin sürdürülebilir bir şekilde gelişmesini bekleyemez – bu oldukça çocukça bir düşünce. Ne düzen, ne hükümet, ne ekonomi, ne de başka bir etken değişmesi lazım. Ülkemizi sadece ve sadece biz kendimizi değiştirerek kalkındırabiliriz. Değişmek için de bildiklerimizi arkada bırakma ve ufkumuzu genişletme cesareti bulmamız lazım. Bulduğumuzda da bu yolda ilerleyebilmek için herkesten daha çok çalışmamız lazım.